Posted in Dizayn Tarixi

MODERN MİMARLIĞIN ORTAYA ÇIKIŞI VE GELİŞİMİ


MODERN MİMARLIĞIN ORTAYA ÇIKIŞI VE GELİŞİMİ

Mimarlık eylemi, en genel şekilde “insan gereksinimlerini barındırmak üzere fiziksel çevrenin düzenlenmesi” olarak tanımlanmaktadır. Bu eylem insanın varoluşundan bu yana onunla birlikte gelişip farklılaşarak günümüze dek ulaşmıştır. Bilindiği gibi, ilkel insanın barındığı mağaralardan ve yerleşik uygarlığa geçtiğinde oluşturduğu ahşap kulübelerden günümüzün çelik ve cam gökdelenlerine dek uzanan mimarlık serüveni, tarih öncesi dönemden günümüze kadar olan geniş bir gelişim sürecini kapsamaktadır.

Bu süreç, her türlü toplumsal değişimden etkilenir. Bazen değişim önce mimarlığın kendisinde gözlenir, oradan topluma yayılır ve toplumu etkileyip değiştirebilir; bazen de bunun tam tersi olur. Toplumsal, teknolojik ya da ekonomik gelişmeler mimarlığı etkileyip değiştirebilir. Bu doğal ve sürekli etkileşim tarihin hemen her döneminde gözlenebilir. Sözgelimi, Ortaçağda skolastik düşünce biçiminin yüceltilmesi ve dinin toplum üzerindeki yoğun etkileri Gotik katedrallerin ortaya çıkışında, Rönesansın getirdiği Aydınlanma, sanatın ve mimarinin yüceltilmesinde, Descartes’in getirdiği rasyonalist düşünce biçimi 17. yüzyılda pozitif düşüncenin ve teknolojik gelişmelerin başlamasında ve modernleşmenin temellerinin atılmasında, buharlı makinelerin bulunması, tarım toplumunun endüstri toplumuna dönüşmesinde ve bu gelişmenin sanatı ve mimariyi de dönüştürmesinde etkili olmuştur.

Bu etkileşim nedeniyle, Modern Mimarlık konusunda yapılan çalışmalarda, endüstri devrimi ve onun beraberinde getirdiği yenilikler, mimarlık alanındaki gelişmelere ivme kazandıran, hatta bu gelişmeleri başlatan bir dönüm noktası olarak ele alınmaktadır. 20. yüzyılda ortaya çıkan modern mimarlığın doğuşu ve gelişiminin ele alındığı bu çalışmada da öncelikle bu yaklaşımın ortaya çıkışını hazırlayan gelişmeleri ve modern mimarlığın mimarlık ile ilişkili diğer alanlarla etkileşimini daha iyi kavrayabilmek için bir adım geriye yani endüstri devrimi dönemine dönülerek bu dönemin genel profili çizilmeye çalışılmıştır. Daha sonra da 20. yüzyılın ilk yarısında Modern Mimarlık yelpazesi içinde yer alan faklı yaklaşımlar, düşünsel temelleri ve temel biçimsel karakteristikleri bakımından ele alınmıştır. Amaç, hızla değişen ve gelişen çağdaş dünyada bu büyük hız ile uyumlu olarak gelişen mimarlık alanında son yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkan yaklaşımları anımsatmaktır. Her alanda olduğu gibi mimaride de çoğulculuğun belki de doruk noktasına varıldığı günümüzde kendi konumumuzu daha net görebilmek için yakın geçmişimize bakmak her zamankinden daha fazla gerekli olabilir.

Endüstri Devrimi Ve Modern Mimarlığın Sosyo Ekomonik Arka Planı

Endüstri devrimi, “teknolojinin, endüstriyel üretimin ve ulaşım olanaklarının gelişmesi ile birlikte birçok alanda yaşanan köklü değişim” olarak tanımlanmaktadır. Endüstri devrimi, birçok konuda (teknoloji, üretim, kültür, ekonomi, toplumun sosyal yapısı, sanat ve mimarlık) önemli değişimlere ve yeni yaklaşımların ortaya çıkmasına yol açmıştır.

1765 yılında James Watt tarafından bulunan buharlı makinelerin kullanımı, endüstrileşme sürecini başlatır. 1830’dan sonra yoğunlaşan demiryolları geçtikleri yerleri yeni endüstri bölgelerine dönüştürürler. Endüstriyel eylemlerin belirli yerlerde toplanması sonucu hızla gelişen yeni kentler kurulur. Bunun sonucunda bu kentlere doğru yoğun bir nüfus akımı yaşanır. Diğer yandan, tarımda makinelerin kullanılması, verimin artması ve bu alanda giderek daha az iş gücüne gereksinim duyulması, kırsal alanda kentlere doğru yaşanan hızlı ve yoğun göçün bir diğer nedeni olur (Benevolo, 1971)

Kırsal alandan kentsel alana doğru yönelen yoğun nüfus akımı, buna hazırlıksız olan kentlerin düzensiz ve olumsuz bir şekilde gelişmesine yol açar. Kentlerde oluşan kötü yaşam koşullarına karşı bazı çalışmalar yapılması gerekliliği şehir planlama olgusunun önemini arttırır; 1830-1850 yılları arasında “modern şehircilik” doğar (Benevolo, 1971) Kent genelinin olumsuz görünümünün yanında fabrikalarda çalışan işçilerin barındığı sağlıksız konutlar da eleştiri konusu olurlar. Fabrika, demiryolu ve bakımsız kentler, endüstri kentinin üç temel unsuru haline gelir. Kentlerdeki olumsuzlukları gidermeye yönelik olarak 19. yüzyılın sonlarında Ebenezer Howard’ın Bahçe Şehir, 20. yüzyılın başlarında da Tony Garnier’nin Endüstri Kenti yaklaşımları ortaya çıkar (Giedion, 1967). Hızla artan kentsel nüfusun barınma sorunu, apartman tipinde işçi konutları inşa ederek çözülmeye çalışılır (Karaören ve Bilgin, 1988); bu yapılar ilk toplu konutların da öncüsüdür.

Üretimde makinaların kullanılması, beraberinde seri üretim ve standartlaşma kavramını getirir ve bu durum üretim alanında önemli değişimlere yol açar. Bu değişimler, Avrupa ekonomisinin de köklü bir biçimde yeniden yapılanmasını doğurur. Üretimde fabrika sisteminin gelişmesi, ekonomik sistemi tümden değiştirir; bu bir anlamda özerkleşen bir ekonomik sistemdir. Bu gelişmeler, tüm ticari kısıtlamaların kaldırıldığı, üretim ve ticaretin tümüyle arz-talep ilişkilerine bağlı olduğu yeni bir ekonomik sistemin habercisidir: üreticinin öz çıkarının genel refahın elde edilmesine katkıda bulunacağı bir ekonomik sistem, en saf biçimiyle kapitalizm (Roth, 2000). Yeni endüstrinin kurulması ayrıca toplumda aristokrat sınıfı kadar maddi birikimi olan fakat sahip olduğu gücü soydan değil ekonomik güçten alan, içinde tüccarlar ile sanayicilerin bulunduğu yeni bir toplumsal sınıfın, burjuva sınıfının oluşmasına yol açar (Pilehvarian, 1993)

Bu dönemin temelleri; Aydınlanma ve Rönesans dönemine dayanır. Rasyonel düşüncenin gelişmesi, dini pratik ile toplumsal vicdan, dini yaşam ile sivil yaşam arasındaki bağların zayıflamasına ve dini otoritenin sivil yaşam üzerindeki etkilerinin azalmasına yol açar (Roth, 2000). Batı uygarlığında din dışı (laik) bir toplum yaratılmasının mimarlık alanına etkisi ise mimarlığın üretim alanının “dini yapılar inşa etme” den uzaklaşmasına ve bu alana yeni yapı türlerinin dahil edilmesine yol açar. Bunlar, barınma sorununu çözecek yeni konut tiplerinin yanı sıra, topluluklara kamusal hizmet sunabilecek borsa, adliye, mahkeme salonu, müze, sanat galerisi, büyük mağaza gibi yapı tipleridir.

Diğer yandan, endüstrinin ve bununla birlikte teknolojinin çok büyük bir hızla gelişmesi, 19. yüzyılın sonlarından başlayarak özellikle de 20. yüzyılda en temel üretim ve yaratı alanının giderek felsefe ve sanattan teknolojiye doğru kaymasına neden olur. 19. yüzyılda makinelerin çalıştırılmasında ve özellikle demiryollarında buhar gücü kullanılmaya başlanır; elde edilen ürünler yeni enerji kaynaklarını beraberinde getirir. Yüzyılın ortalarına doğru gelindiğinde bilim ve teknoloji alandaki gelişmeler iyice hızlanır. Nükleer enerji gündeme gelir; kimya alanındaki gelişmeler, yeni endüstri dallarının ortaya çıkmasına yol açar. Yaklaşık 4000 yıldır kullanılan fakat bilimsel anlamda ilk kez bu dönemde kompoze edilen metal malzeme, bu dönemde yeni ürünlerin en önemlilerinden biridir. Diğer yandan, yapı üretiminde yeni yapı malzemelerinin kullanılması yanında yeni yapım yöntemleri de gelişir ve bu durum mimarlık dünyasında önemli yeniliklerin ortaya çıkmasına neden olur; modern mimarlığın temelleri bu dönemde atılır.

Endüstri Devriminin Mimarlık Alanına Etkileri

Endüstri Devrimini izleyen dönemde gerçekleşen sosyo-ekonomik gelişmeler, mimari üretim alanını derinden etkileyecek, bir yandan yeni yapı tiplerinin, diğer yandan yeni bir mekan ve biçim üretme anlayışının ortaya çıkmasına yol açacaktır. 19. yüzyılda yapı üretiminde yeni yapı malzemeleri ve yapım yöntemlerinin kullanılması ve ülkeler arasında teknoloji alanında yaşanan rekabet, mimarlık dünyasının gündemine “fuar yapıları” adı verilen yeni bir yapı tipinin girmesine yol açar. 1851 yılında Londra’da açılan ilk dünya fuarında İngiltere’yi temsil eden Kristal Saray (Crystal Palace), ilk kez dökme demir ve camın birlikte yapı malzemesi olarak kullanıldığı ve böylece teknolojinin biçimlendirdiği bir yapı olduğu için büyük önem taşır (Resim 1). Bu yapı ile birlikte, iç mekan-dış mekan arasındaki kalın duvarlar ortadan kalkar ve böylece iç mekanın her türlü ağırlıktan kurtulması sağlanır (Özer, 1964); bu da yeni bir mekan anlayışının öncüsüdür. İlkinden sonraki en önemli dünya sergisi, 1889’da Paris’te açılan 5. dünya sergisidir. Bu sergide mühendis Gustave Eiffel tarafından Fransa ve Paris için bir simge oluşturmak üzere inşa edilen Eiffel Kulesi ve Fransa’yı temsil eden Makineler Galerisi, (Galerie des Machines), teknolojinin mimari biçimi yönlendirdiği yapı örnekleridir.

Kristal Saray’ın gündeme getirdiği yapım anlayışı, daha sonraki yıllarda Amerika’da kendini gösterir. Chicago Okulu akımı ile birlikte yapımında çelik, betonarme ve cam gibi yeni malzemelerin kullanıldığı çok katlı yapılar inşa edilir. 1857’de buharlı asansörün, 1870’te hidrolik asansörün ve 1887’de elektrikli asansörün yapılarda kullanılmaya başlanması,çok katlı yapıların üretim sürecini hızlandırır (Benevolo, 1971). Böylece, yeni malzemeler ve yapım yöntemleri mimarlık alanında tam anlamıyla kullanılmaya başlanır; bu yenilikler 20. yüzyıl mimarlığında kaynağını gelişen endüstri ve yeni malzemeler/yapım yöntemlerinden alan pek çok yeni yaklaşımın ortaya çıkmasına ortam hazırlar.

Bu dönemde ortaya çıkan teknoloji temelli biçim arayışları, sanat ve mimarlık alanlarında gündeme gelecek bazı yeni akımların da habercisidir. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan Arts and Crafts (Sanatlar ve Zanaatlar) ve Art Nouveau (Yeni Sanat) yaklaşımları, sanat ve mimariyi klasik üsluplardan arındırmayı amaçlayan bir tutumun ortaya çıkmasına ve gelişmesine neden olurlar. Bu iki yaklaşım, Giedion’un da belirttiği gibi “19. ve 20. yüzyıllar

arasında ilginç bir geçiş dönemi” olarak anılmaktadır (Giedion, 1967). Özellikle Art Nouveau, endüstri devriminin yaşandığı dönemde teknolojik gelişmelere ayak uyduramayarak seçmeci (eklektik) ve yeniden diriltmeci (revivalist) yaklaşımlarla (tarihsel üsluplara atıfta bulunularak) üretilen yapıların yerini giderek daha yalın ve doğadaki biçimlerden esinlenilerek tasarlanmış yapılara bırakmasına neden olur (Resim 3, Resim 4, Resim 5). Bu gelişme, 20. yüzyılda mimarlık alanında tarihsel biçimlerin egemenliğinden sıyrılmış, yeni yapı malzemeleri ile yapım yöntemlerini benimsemiş, çağdaş ve yalın yeni bir mimari anlayışın, modern mimarlığın kapılarını açar. Hatta bu tutum, ilerideki yıllarda modern mimarlığın en önemli ilkelerinden biri haline gelecektir.

Yeni Bir Mimarlığa Doğru: Modern Mimarlığın Doğuşu

Yukarıda anlatılan gelişmeler, mimarlıkta giderek daha yalın, tarih, gelenek ve üslupların belirleyiciliğinden uzak bir biçimsel dilin yerleşmesine, yaygın olarak kabul görmesine ve bunun sonucunda “Modern Mimarlık” adı verilen yeni bir yaklaşımın ortaya çıkmasına yol açacaktır. Ancak, burada öncelikle “modern” kelimesinin anlamına, işaret ettiği kavramlara ve ortaya çıktığı dönem ile ilgili farklı görüşlere değinmek yerinde olacaktır.

“Modern” kelimesi, ilk kez 5. yüzyılda Hıristiyanlığın resmen kabul edildiği yıllarda o dönemin Romalı ve Pagan geçmişten farklı olduğunu belirtmek için kullanılır (Dostoğlu, 1995). “Modern” kelimesi Latince “modus” tan (ölçü) ve “modo” dan (hemen, şimdi) gelmektedir. Modernizm ise, modern (çağdaş) düşünüş ve davranış biçimi olarak tanımlanmış, modernizmin başlangıcı ise her tarihçi için farklı olmuştur. Bazı tarihçiler modern zamanların 15. yüzyıldaki Hümanizma ile (Kortan, 1991), bazıları Rönesans ile, bazıları da 18. yüzyıldaki Endüstri Devrimini izleyen yıllarda başladığını kabul etmektedirler. Modern mimarlığın temelleri Aydınlanma ile ortaya çıkan pozitif düşüncenin ve teknik gelişmelerin başlangıcı olan 18. yüzyıl ortalarına dayanmakla birlikte, modern mimarlığın 18. yüzyıl ortalarında başlayan Endüstri Devriminin içerdiği teknik, sosyal ve kültürel değişimlerle birlikte ortaya çıktığı kabul edilir.

19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan çağdaş ve yalın mimari anlayış, 20. yüzyıla gelindiğinde mimaride ve plastik sanatlarda hızla gelişmeye ve yayılmaya başlar. Mimaride Adolf Loos, Tony Garnier ve Auguste Perret, Art Nouveau’daki yalınlaşma yaklaşımını geliştirerek belli noktalarda Art Nouveau ile çakışan, belli noktalarda da ondan tümüyle ayrılan Erken Modernizmin temellerini atarlar. Özellikle Adolf Loos, “Kültürün evrimi kullanıma dönük nesnelerin süslemeden arındırılması ile eş anlamlıdır” ve “süsleme suçtur” diyerek yapının simgesel değerini reddeder ve yapıyı minimum maliyetle ekonomik olarak yapmak gerektiğini, ekonomik yapının da aynı zamanda topluma hitap ettiğini belirtir. Peter Behrens’in AEG Fabrikası, (Resim 6) Adolf Loos’un 1910’da Viyana’da inşa ettiği Steiner Evi (Resim 7), 1903 te inşa ettiği Viyana’da Apartman yapısı (Resim 8) ve Walter Gropius’un tasarladığı Fagus Fabrikası (Resim 9), bu dönemin mimari yaklaşımını yansıtan yapı örnekleridir.

Erken Modernizmin önemli temsilcilerinden biri olan Auguste Perret’nin çalışmaları, Modern Mimarlığın gelişimine zemin hazırlayan gelişmelerden biridir. Perret, Paris’te inşa ettiği Franklin Caddesi Apartmanında betonarmeyi kullanır ve böylece betonarmenin çağdaş kullanım olanakları mimarlık dünyasının gündemine dahil olur. Bu yapıda Erken Modernizmi tanımlayan özellikler kolayca görülebilir: Cephede iç ve dış mekan ilişkisi kurulur, dış mekan içe, iç mekan da dışarıya cephedeki kitlesel hareketlerle alınır (Resim 10). Planda ise ince betonarme kolonlarla oluşturulan serbest ve esnek bir yaklaşım dikkat çeker.

Bu yaklaşımlar, endüstri öncesi dönemde sanat ve mimarlıkta hakim olan üslup egemenliğine son verme konusunda birleşen önemli tepkiler olarak değerlendirilebilir. Özellikle Erken Modernizm, 20. yüzyılın ilk yarısı boyunca mimarlık dünyasını etkisi altında bulunduracak olan Modern Mimarlığın gelişimini hazırlayan cesur ve bir o kadar da deneysel nitelikte çalışmaları ortaya koyması bakımından önem taşır.

Dönemin Sanat Akımları ve Modern Mimarlık ile Etkileşimi

Endüstri devrimi ile birlikte ortaya çıkan sosyo-ekonomik gelişmelerin mimarlık kadar dönemin sanat ortamını da etkilemesi ve bu alanda da önemli değişikliklere yol açması kaçınılmazdır.

20. yüzyılda bir yandan mimarlıkta yalın bir tasarım ve cephe dili önem kazanırken, bir yandan da mimarlıkla yakın ilişki içinde olan resim sanatında yalın ve soyut bir yaklaşım etkin olmaya başlar. Bu dönemde sanatta çağın karakteristiği, görünen ve herkesçe bilinen şeyleri değil, görünmeyeni ve herkese, zaman ve yere göre değişeni, görünenin ötesini, soyut olanı yalın bir şekilde anlatmaktır. Sanat dallarında ortaya çıkan bu değişim, Einstein’in ünlü “Rölativite (zamanda görecelik) Teorisi” ile ilişkilendirilir.

Bu dönemde ortaya çıkan kübist resim akımında, aynı nesnenin farklı zamanlardaki görünümleri üst üste çizilerek zaman ve mekanın göreceliği ve değişkenliği vurgulanır; bu sırada saf geometrik formlar (küp, küre, koni, vb.) kullanılır. Kübizm, cismin parçalara ayrılması ve yeniden değişik bir yorumla bir araya getirilmesi ilkesine dayanır. Yeniden birleştirme sürecinde iki farklı yöntem uygulanır; çözümlenen biçimlerden elde edilen geometrik parçalar ya tuvale serpiştirilir ya da birbirinin üstüne yığılır. Her iki yöntem sonucu da, nesne asıl biçimini kaybederek tanınmayacak bir duruma gelir ve birbiri içine geçmiş bir dizi geometriden oluşan yeni bir nesneye dönüşür. (Resim 11)

Resimdeki kübizmin temel ilkeleri olan asimetri, şeffaflık, hacimsel iç içe geçmeler (farklı geometrileri üst üste, iç içe kullanma eğilimi), soyut ve öze ilişkin düşünceleri yalın geometrilerle ifade etme yaklaşımı ve yapının algılanmasında zaman boyutunun (4. boyutun) devreye girişi gibi konular, mimariye daha sonraki dönemde kapsamlı bir biçimde aktarılacaktır.

Neo Plastisizm (Yeni Plastikçilik) ya da De Stijl olarak bilinen mimari yaklaşım, kübist resmin ilkeleriyle yakından ilişkilidir. De Stijl’de mimari tasarımı bazı kurallarla düzenlemek amaçlanır ve bu yaklaşım “Yeni Mimarlık” olarak adlandırılır. Yeni mimarlıkta mekan birimleri bir küpün merkezinden merkezkaç kuvvetiyle fırlayan parçalar şeklinde vurgulanmalı, böylece geleneksel kutu parçalanarak farklı yükseklik, boyut ve konumlara sahip kitlelerin oluşturduğu bir mimari ürün ortaya çıkmalıdır. Bu yaklaşım, dinamik, özgün ve mutlak soyutlamaya ulaşan bir tasarım anlayışıdır. Yeni mimarlık, anıtsal ve simetrik olmayan, ekonomik, işlevsel, üslup taklitçiliği ve bağlayıcılığından uzak mimari biçimler önermiş (Conrads, 1991) ve böylece modern mimarinin ana hatlarını belirlemiştir. Gerrit Rietveld’in Utretch’deki Shröder Evi (Resim 12), De Stijl’in sembolü olarak bilinir. Bu evin dış görünüşü, “bir Mondrian resminin (Resim 13) mimari açıdan ifade edilmesi” olarak tanımlanır. Frank Lloyd Wright’ın Şelale Evi (Resim 14) de De Stijl’de ortaya konulan tasarım ilkelerini yansıtan bir örnektir.

Bu dönemde sanat ve mimarlık alanında ortaya çıkan ve özünde modern öncesi dönemin sanat ve mimarlık anlayışına karşı hatırı sayılır bir tepki barındıran diğer önemli yaklaşımlar, Fütürizm ve Konstrüktivizmdir. Bu iki yaklaşım, ileride modern mimarlığın gelişimine önemli katkılarda bulunacaklardır.

Makineleşmenin simgesi olan hız ve devinim, Fütürizmin çıkış noktasıdır. Üsluplar, tarihsel süreklilik ve süsleme yadsınarak mimari biçimlenmede çağdaş formların kullanılması gerekliliği üzerinde durulur (Conrads, 1991). Bu yaklaşımda zamanın akışının mekanın da sürekli akışını, dinamizmini, farklı kotlarda diğer mekanlarla çakışmasını gerektirdiği vurgulanır. Mimaride konutu büyük bir makine, asansörleri yapı yüzeyindeki dev solucanlar gibi gören, trafiği ise farklı kotlarda metal malzemeden düzenlenmiş yaya yolları ve yürüyen merdivenlerle çözmeyi öneren Fütürizm, modern sanat ve mimarlık anlayışına farklı ve ilerici bir boyut kazandırmıştır.

Konstrüktivizm ise, Fütürizmde olduğu gibi sanatta taklitçiliği reddeden, sanatsal üretimde çağın karakteristiği olan zaman ve mekan kavramlarının ön plana çıkartılmasını savunan ve sanatın gündelik yaşam ile bütünleşmesini öngören bir tavırdır. Dönemin devrimci Rusya’sından da güç alan bu yaklaşımda, her türlü süsleme yapıdan uzaklaştırılarak işlevlere göre biçimlenen ve rasyonel bir şekilde tasarlanan strüktürel öğeler, birer estetik ifade aracı olarak kullanılırlar.

Fütürizm ve Konstrüktivizm akımları yaygın uygulama alanı bulamamalarına karşın, sanata ve mimariye farklı bir bakış açısı getirmeleri bakımından önem taşımışlardır. Endüstri çağının üretim teknolojisinden etkilenerek çağın ruhuna (zeitgeist) uygun ve işlev-konstrüksiyonstrüktür birleşmesinden doğacak yeni bir estetiğin, “makine estetiği” kavramının ortaya çıkmasını sağlamışlardır. İlerideki yıllarda Modern Mimarlığın önemli temsilcilerinden Le Corbusier modern dönemin çağdaş insanının içinde yaşayacağı konutu tarif ederken “Konut içinde yaşanan bir makinedir” diyecek, ve bu yeni anlayış tasarım alanında geniş bir uygulama olanağına kavuşacaktır.

Modern Mimarlığın Klasik Dönemi ve Uluslararası Üslubun Doğuşu

Modern mimarlığı hazırlayan gelişmeler, 20. yüzyılda etkilerini arttırarak sürdürür. 20. yüzyılın başlarında Werkbund’da, daha sonraları Bauhaus’ta örgütlenen modern hareket, manifestoları, ürünleri ve bildirileri ile mimarlık pratiğini etkilemeye başlar. 1919 yılında Almanya’da kurulan ve tasarımı endüstrileşmenin getirdiği olanaklarla bütünleştirmeyi amaçlayan Bauhaus’un kurucularından Gropius’a göre, plastik sanatlar ile endüstriyel eylemler birbirine yaklaşması gereken iki karşıt kutup gibidir (Gropius, 1967). Gropius dönemin sanatçılarını “form anlayışını endüstriyel üretim ile bağdaştıracak teknik isteklere yabancı ve dünyadan uzak kişiler”, teknik elemanları ise “arzu ettiği form, kullanış ve ekonomi bileşiminin bir sanatçı ile sıkı işbirliği yapmak ile elde edileceğini düşünmekten yoksun kişiler” olarak nitelendirir. Bu nedenle, Bauhaus’ta bütün plastik sanat ve zanaatlerin aynı çatı altında toplanması, teknik-sanat birlikteliğinin sağlanabilmesi ve bunu gerçekleştirecek elemanların yetiştirilebilmesi hedeflenir.
Bauhaus’ta sanatçı, mimar ve zanaatkarların birlikte üretiminden bütün sanatların başlangıcında yer alan “Temel Tasarım” olgusu doğar. Çağın modern insanı için çağa uygun modern bir konut gerekmekte, Bauhaus’ta da çağdaş konutun yaratılmasına yönelik çalışmalar yapılmaktadır (Conrads, 1991). Gropius, yapı üretiminde standartlaşmayı ve rasyonelleşmeyi, standardizasyonun konut yapımı alanına sistemli bir şekilde uygulanmasının büyük bir ekonomi sağlayacağını, rasyonelleşmenin de beraberinde ekonominin yanında yüksek bir yaşam standardı getireceğini vurgulayarak yüzyıl boyunca mimari üretimde hakim olacak tutumu belirleyecektir (Gropius, 1967)

Bir tasarım yöntemi olmayı amaçlayan Bauhaus, Gropius’un “biz bir üslup yaratmak isteğinde değiliz” deyişine karşın zamanla 20. yüzyılın ilk yarısını etkileyen bir üslup haline gelir. Gropius’un ilkeleri olan tasarımda basit geometrik formların kullanılması, şerit pencereler ile doğaya hakim olma isteği, geniş cam yüzeyler ile iç ve dış mekan arasında görsel bir bağ kurma hedefi, fonksiyonel mekan düzeni, dışarıdan belirgin olmayan konstrüksiyon ve beyaz dış cephe gibi unsurlar, bu üslubun belirgin özellikleridir. Bauhaus, tasarım alanında yalnız Almanya’yı değil bütün Avrupa’yı etkisi altına alacak ve Uluslararası Üslubun doğuşuna uygun ortamı hazırlayacaktır.

Uluslararası Üslup, Modern Mimarlığın klasik dönemidir. Endüstri devriminden bu yana ulaşılması hedeflenen Modern Mimarlığın idealleri, bu yaklaşımla birlikte mimarlık düşüncesinde tam anlamıyla hakim olur. Mimarlıkta sık sık vurgulanan teknolojinin egemenliği, kullanılan yalın geometriler aracılığıyla sağlanacak mutlak soyutlama, biçimde sadelik ve mekanda işlevsellik arayışları, bu dönemde rasyonel ve pürist bir mimarlık anlayışının yerleşmesini sağlayacaktır. Amaç, kalıcı olan ve evrensel estetik değerler içeren bir mimarlık anlayışı ortaya koymaktır.

Uluslararası Üslubun başlıca nitelikleri, tasarımda akılcılığın ön planda tutulması, strüktürü bir ön sistemin kurallarına göre oluşturmak, doğa ile bütünleşmemek ve yapıyı doğadan soyutlanmış bir estetik obje ve insan yaratıcılığının bir ifadesi olarak görmek, tasarımda kurallarla çalışmak, yalın güzelliği yaratan düzgün, klasik, statik ve geometrik biçimler ile mükemmel oranlar aramak şeklinde özetlenebilir.

Le Corbusier ve Mies van der Rohe, Uluslararası Üslubun önemli temsilcileri olarak kabul edilirler. Modern Mimarlıktan söz edildiğinde akla öncelikle bu iki ismin gelmesi de bu yaklaşımın modern mimarinin ulaştığı doruk noktası olmasından kaynaklanır. Özellikle Le Corbusier’nin Villa Savoye’da (Resim 16) uyguladığı ve “çağdaş teknolojinin çağdaş tasarım ile birlikteliğinden tasarım yaklaşımı” olarak adlandırdığı beş ilke, 1929 yılında İsviçre’nin La Sarraz kentinde toplanan I. CIAM (Congres Internationaux d’Architecture) Kongresinde Uluslararası Üslubun temel ilkeleri olarak kabul edilir. Böylece modern mimarlığın estetik değerleri olan betonarme iskelet sistem, serbest plan ve cephe düzeni, yatay pencere ve çatı bahçesi ilkeleri ortaya konmuş olur.

Mies van der Rohe ise, rasyonel bir mimari anlayış geliştirir. İşlevsel çözümleri ve ayrıntıları çok fazla önemseyerek yapılarında saf geometriler ve ayrıntıların kusursuzluğuyla tam bir yetkinliğe ulaşmayı amaçlar. Tasarımlarında disiplin, sadelik, mükemmellik, düzen ve evrensel bir mimari dil oluşturma hedefi göze çarpar. Ayrıca, “binaların hizmet ettiği amaçlar sürekli değişmektedir, fakat bu nedenle binaları yıkamayız. Bu nedenle içine işlevleri yerleştirebileceğimiz pratik ve ekonomik binalar inşa etmeliyiz” diyerek modern mimarlığın “kalıcı olma” ve “zamanla değişen kullanım biçimlerine uyabilme özelliği olan (esnek) mekanlar yaratma” düşüncesini vurgular. Yapılarında basit geometrik formlar kullanır ve evrensel (her yere uyabilen) mimari çözümler arar. Ayrıca, “güzellik gerçeğin aynasıdır” diyerek cephede strüktürel elemanlarla dolgu ve bölücü elemanları birbirinden ayırır ve bunları açıkça ifade eder.

Mies van der Rohe, yapılarında kendi deyişiyle “hemen hemen hiçbir şey” arayarak tasarımda sadelik taraftarı olur ve bu yaklaşımını “less is more” sözleriyle ifade eder. Mies için biçim, mimarlıkta “tasarımcıyı baştan çıkaran, istem-dışı davranışa yönelten ve varlığı “ahlaki” gerekçelerle açıklanamayan herşeydir”. Bu nedenle Mies, geleneksel yapı kavramından uzaklaşma açısından tüm modern mimarlar içinde en uç noktayı temsil eder (Tanyeli, 1993)

Farnswort Evi’nde (Resim 17) Mies, geleneksel “ev” i tuvalet-banyo hacmi dışında kapalı odaya sahip olmayan bir “cam prizma”ya, saf bir tümel mekana indirger (Tanyeli, 1993) Modern Mimarlık tarihinin en önemli yapıtlarından biri olan Barselona Pavyonu’nda (Resim 18) ise yine Mies’in geliştirdiği “tümel mekan” anlayışı hakimdir. Bu anlayış, iç mekanda geleneksel “oda” kavramını yadsır ve iç-dış mekan arasındaki görsel engelleri ortadan kaldırmayı amaçlar. Mekan hiçbir strüktürel öğe tarafından koşullandırılmaksızın, nötr bir uzay parçası olarak uzanır ve kapatıcı olmaktan çok perdeleyici işlevi gören pano benzeri öğelerle ancak kısmen parçalanır.

Uluslararası Üslup, Modern Mimarlık kapsamında yer alan en önemli mimari yaklaşımlardan biri, hatta modern mimarlığın ulaştığı doruk noktasıdır. Bu yaklaşım, yüzyıl boyunca kendisinden sonraki gelişmeleri önemli ölçüde etkileyecek, içerdiği rasyonel tasarım düşüncesi kısa süre sonra karşı tepkilerini oluşturmakta gecikmeyecektir.

Görüldüğü gibi, 19. yüzyılda endüstri devrimi ile başlayan gelişmeler, mimarlık dünyasında önemli bir eşik noktası oluşturmuş, mimarlık düşüncesinde tarihsel, yerel ve kültürel referanslardan arınmış, çağın gereklilik ve koşullarına uygun rasyonel bir tutumun yerleşmesini sağlamıştır. Ancak, ilk dönemlerinde tarihsel üslupların egemenliğinden arınmayı hedefleyen Modern Mimarlık, zamanla kendisi bir üslup olmaya başladığı gerekçesiyle sorgulanmaya başlanır. İlk kopuşlar, modern mimaride reddedilen ve yapının akılda kalacak, içeriğini dile getiren bir mimari forma ve simgesel değere sahip olması gerekliliğini vurgulayan brütalist ve ekspresyonist yaklaşımlarla birlikte yaşanır. Brütalizmde sıvalı ve beyaza boyanmış dış cephelerdeki pürüzsüzlüğün yerini kaba dokular alır. Mies van der Rohe’nin yaklaşımındaki hassasiyet ve mükemmellik arayışı, yerini form anlayışında malzeme kullanımının farklılaşmasından kaynaklanan kabalık ve haşinliğe terk eder. Masif duvar yeniden hayat kazanır, cam bir perde-deri örtü haline getirilen dış duvarlar, giderek masif elemanlarla yapılan dış duvarlara dönüşür. Tasarımcının özgün ve sanatsal yaratıcılığının güçlendirilmesi ve evrensel kuralların egemenliğine son verilmesi gerektiğini vurgulayan Ekspresyonizm ise, Uluslararası Üslubun getirmiş olduğu kural ve genellemelere karşı bir tepki içerir; bu yaklaşım, mimarlık dünyasında rasyonel kurallara dayanmayan, sezgilere, hayal gücüne ve yapının anlatım değerine öncelik veren özgün ve heykelsi formların habercisidir.

Daha sonraki yıllarda modern mimarlığa yöneltilen eleştiriler, 1960’lı yıllarda yeni bir mimari yaklaşımın, yeniden geçmişin mimari üsluplarına ve biçimsel repertuarına dönmeyi amaçlayan Postmodern Mimarlığın ortaya çıkmasına ortam hazırlayacaktır.

Müəllif:

Graphic Designer

Bir cavab yazın

Sistemə daxil olmaq üçün məlumatlarınızı daxil edin və ya ikonlardan birinə tıklayın:

WordPress.com Loqosu

WordPress.com hesabınızdan istifadə edərək şərh edirsinz. Çıxış / Dəyişdir )

Twitter rəsmi

Twitter hesabınızdan istifadə edərək şərh edirsinz. Çıxış / Dəyişdir )

Facebook fotosu

Facebook hesabınızdan istifadə edərək şərh edirsinz. Çıxış / Dəyişdir )

Google+ foto

Google+ hesabınızdan istifadə edərək şərh edirsinz. Çıxış / Dəyişdir )

%s qoşulma